-

Angelina Jolie yönettiği filmde eşi Brad Pitt ile en çok zorlandığı sahneyi anlattı

Kültür & Sanat 1 Aralık 2015 - 11:27
Angelina Jolie yönettiği filmde eşi Brad Pitt ile en çok zorlandığı sahneyi anlattı

Dünyaca ünlü oyuncu, yönetmen Angelina Jolie Pitt, başrolü kocası Brad Pitt ile paylaştığı aynı zamanda yazıp, yönettiği ve yapımcısı olduğu ‘Hayatın Kıyısında’ filminin setinde eşiyle en çok zorlandığı sahneleri anlattı. Jolie, 70’lerin Fransa’sında evliliklerinde sorun yaşayan bir çiftin hikayesinin anlatıldığı filmin ağı sahneleri için, “Bağırdığı ağır sahnelerde bana bağıran hâlâ kocamdı. Bu yüzden “Kes!” komutunu verdiğimde doğal olarak kocamın odanın diğer ucundan gelip iyi olup olmadığıma bakmasını bekliyordum” dedi.

Üç Altın Küre, iki Sinema Oyuncuları Derneği Ödülü ve bir de Oscar sahibi olan ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu (UNHCR) İyi Niyet Elçisi Jolie, oyuncu olarak her zaman sevmişimdir dediği Brad Pitt’i “Bazı şeyleri aşıp bu çekim için aramızda yeni bir ilişki ve yeni bir dil bulmalıydık”

Habertürk’ten Deniz Egeli’ye konuşan Angelina Jolie röportajı şöyle:

Bu hikâyeyi kafanızda canlandırmaya ve yazmaya ne zaman başladınız?

Yıllar önce… Gerçek filmler için senaryo yazabildiğimi anladığımdan önceydi. Dürüst olmak gerekirse yazmak için oturdum ve gerçekleşeceğini hiç düşünmedim.

Bilseydiniz farklı yazar mıydınız?

Evet, çünkü sonucunu ve nasıl değerlendireceğinizi düşünmeden yazdığınızda belli bir cesaretle yazıyorsunuz. Yazar olmanın bir yanı da hayatı incelerken ve henüz tam olarak farkında olmadığın bazı şeyleri kabullenirken, ne söylemeye çalıştığını önceden tam olarak bilmemektir.

Sizce sürekli aklınızda olan neydi peki?

Sanırım kederi incelemek istedim. Annemin hastalığını ve ölümünü kabullenmekle ilgiliydi. Filmdeki her karakter kederin farklı bir aşamasını temsil ediyor. Brad ve benim oynadığım çift, kederin tam ortasında, bir yandan üstesinden gelmeye çalışırken bazen de içinde boğuluyor. Daha yaşlı karakterler ise gerek dinde, gerek sessizliklerinde, gerekse doğalarında kederi buluyor.

Hepsi Fransa’nın güneyindeki küçük sahil otelinde bir araya geliyor.

Amaç, çifti bir otele götürmek, neler olacağını ve diğer karakterlerle nasıl etkileşime gireceklerini görmek; sonrasında ise senaryonun bir anlamda kendi kendini yazmasına izin vermek.

“Brad’i düşünerek yazmadım”

Yani Hayatın Kıyısında filmini başrollerde kendinizi ve kocanızı düşünerek mi yazdınız?

Hayır yazmadım. Aslında o dönemde içinde benim de yer alacağımı bilseydim muhtemelen hiç yazmazdım! Bazı anlarda yönetmenliğini benim yaptığımı ve şöyle düşündüğümü hatırlıyorum. Belki de bu çok iyi bir fikir değildi. Belki tekrar düşünmeliydim. Ama aynı zamanda sanatsal açıdan senaryoyu tekrar yazmanın ve uyarlamanın yanlış olacağını biliyordum. Ben ve Brad kendi olduğumuzdan çok farklı oynadık. Böylece doğrudan kişisel değildi.

Ama bu ikinizin de bir süredir aklında olan ve sonunda gerçekleştirdiğiniz bir projeydi.

Evet ve neredeyse Brad için bir armağan oldu. Çünkü 70’leri çok sever. İkimiz de Fransızca eğitimi aldık. Bu yüzden başta eğlenceli bir fikirdi. Daha sonra “çılgınca” geldi. Ama devam edip başka şeyler yaptık. Bir gün çekmeye karar verdik. Birlikte çalışmak, eğlenmek, cesur olmak istedik. Özgür ve yaratıcı düzeyde oyuncular olmanın nasıl bir his olduğunu tekrar yaşamak istedik.

“Bazen çözüm için işlerin sertleşmesi gerekir”

Yazmak, yapımını gerçekleştirmek ve rol almak dışında yönetmenliğin size çekici gelen yanı ne oldu?

Yaratıcılık açısından yönetmenliği her şeyden çok severim. Bu yüzden ilk önce fikir ortaya çıktı. Daha sonra Brad ve ben filmde oynamaya karar verdik. Bu aslında yapmayı planladığımız bir şey değildi ama bazen onu anlayan tek kişinin siz olduğunuzu hissedersiniz ve bu da o durumlardan biriydi. Hayatın Kıyısında açıklaması kolay bir film değil. Çünkü sonunda tek, saf bir düşünce elde etmek için büyük bölümünün sürekli beslenmesi gerekiyordu.

Vanessa ve Roland’la bu küçük otele geldiklerinde ilk karşılaşmamızda bir kavşakta oldukları ve kendi farklı yöntemleriyle kederle başa çıkmaya çalıştıkları çok açık. Ama aynı zamanda birbirlerine karşı derin bir sevgi besliyorlar. Bu evliliğin yaşadıklarını nasıl anlatırsınız?

Onları ilk kez otele yerleşirken, mobilyaları yeniden düzenlerken gördüğünüzde bunu ilk kez yapmadıklarını hissediyorsunuz. 60’larda muhtemelen Roland yazar olarak, Vanessa da dansçı olarak çok başarılı iki New York’lu. Roland’ın yazmak için bir mekândan etkilenmesi gerektiğinde sık sık birlikte bir yere gitmişler. Bunu değiştiren olaya kadar hayatları böyle sürmüş. Sonra nasıl başa çıkacaklarını bilemedikleri bu travma, onları bir sonraki aşamaya taşıyor. Yani o duvara çarpana kadar hâlâ aynı düzende yaşıyorlar. Bugün doktorlar, bu sorunlara bir isim verebilir. Ama o dönemde farklıymış. Vanessa ve Roland ne yapacaklarını bilmedikleri bir halde ve bunu birlikte çözmeleri gerekiyor. Ama bazen bir çözüm bulunmadan önce, işlerin sert bir hal alması gerekir.

Yeni evli çiftle karşılaşmaları onları nasıl etkiliyor?

Etrafa bakmayı seçerseniz etrafınızdaki insanlardan etkilenirsiniz. Mutluluk, umut, gençlik ve olasılıkla dolu bu genç çift, Roland ile Vanessa’yı etkiliyor. Onların sorunu, merak ettiklerinin onlara acı vermesi. Çünkü kaybettikleri her şeye ayna tutuyor. Roland, yeni kitabı için karakter bulmaya çalıştığını düşünüyor ama aslında bilinçli olarak ya da bilinçsizce yaptığı, evliliğinin parçalarını bir araya koymak ve karısını nasıl seveceğini ve dönüştüğü haliyle nasıl başa çıkacağını çözmek. Zorluklar yaşamış diğer insanların tavsiyeleri, bu noktada rol oynuyor. Yani aslında insanların birbirlerine nasıl etki ettiğiyle ilgili.

Fransız oyuncu Niels Arestrup’ın karakteri de bu noktada devreye giriyor.

Evet, Niels o rolde muhteşem. Beyazperdede gördüğüm ve çalışma ayrıcalığına sahip olduğum en doğal oyunculardan biri. Niel Arestrup, oyunculuk sanatını ve büyük hikâyeyi gerçekten anlayan çok derin bir adam. Rol ve film hakkında konuştuğumuzda, filmin sadece hayat hakkında olduğunu anladı. Canlandırdığı karakter gibi hayatı dolu dolu yaşamış ve sadece belli şeylerle aklı karışmayan birinin derin bilgisine sahip. Onunla oturup konuşmak bana çok yardımcı oldu çünkü karakterin yazar olarak benim bile bilmediğim yönlerini duymamı sağladı. Benim gerçekleştirmeyi umduğum bir şeyi çok gerçek kıldı. Onunla çalışmak çok anlamlıydı.

Ayrıca otel sahibi rolünde Richard Bohringer gibi bir beyazperde efsanesi var.

Setteki muhtemelen hayatı en dolu yaşayan kişi Richard’dı. Yani karakterinin fazla konuşmaya ihtiyacı olmaması uygundu. Müziğini, oyunculuğunu ve onu seviyorum.

“Brad’i oyuncu olarak her zaman sevmişimdir”

Kocanız Brad Pitt’in hem yapımcı hem de başrol oyuncusu olarak bu projeye ne kattığını düşünüyorsunuz? Uzun zamandır birlikte çalışmamıştınız.

Evet, Bay ve Bayan Smith’ten bu yana 10 yıl oldu. Brad’i oyuncu olarak her zaman sevmişimdir ve rollerine yaklaşımı bana çok ilginç gelir. Çünkü başrol oyuncusu olmanın yanı sıra karakter çalışmasını sever ve kendini adar. Bu durumda benim için sürecini izlemek ve Roland karakterini nasıl bulduğunu ve belli seçimleri yaptığını görmek çok güzeldi. Yine de en zor yanı aynı zamanda karısı olan bir yazarla ve yönetmenle birlikte çalışmaktı. Ama her şeyi etkileyebilecek kişisel şeylerden etkilenmeden kendini tamamen performansına adamayı başardı. Özellikle de kederli bir evlilik hikâyesiyle uğraşıp gerçek hayatta da evli olduğun kişiyle yan yana çalışırken! Oyuncu olarak performansını korumak için kendisini adaması ve aynı zamanda hem yapımcı hem de oyuncu olarak beni zorlaması gerekiyordu. Çıkardığı işten çok etkilendim. Kurgu odasında beni çok endişelendirdi çünkü performansının hakkını verdiğimden emin olmak istedim.

Özellikle Vanessa ile Roland’ın evliliklerindeki sorunlarla uğraştığı yoğun sahnelerde kocanızı yönetmek zor oldu mu?

Evet, çünkü bağırdığı ağır sahnelerde bana bağıran hâlâ kocamdı. Bu yüzden “Kes!” komutunu verdiğimde doğal olarak kocamın odanın diğer ucundan gelip iyi olup olmadığıma bakmasını bekliyordum. Ama oyuncunun, rol aldığı kişiyle birlikte öfke mekânında kalması gerekir. Yani o anda koca bulunamaz. Benim için de zordu çünkü yönetmen olarak ben de karısı olamazdım. Yani bazı şeyleri aşıp bu çekim için aramızda yeni bir ilişki ve yeni bir dil bulmalıydık. Bence Hayatın Kıyısında filmiyle evliliğimizde sanatçı olarak kolay olmayacağını bilerek birbirimizi daha iyi olmaya zorlayacağımız konusunda verdiğimiz sözü tuttuk.

Karmaşık karakterinize bürünmek sizin için ne kadar zor oldu?

Vanessa, içeriden kırılmış biri. Ben öyle değilim. Ama o yerde olmak rahatsız edici ve hatta bazen klostrofobikti. Sanırım başka acıların yüzeye çıkmasına izin vermenin benim için ne kadar zor olacağını hiç fark etmedim. Özellikle bir yandan da yönetmen ve her şeyin üstünde olan kişi olmam gerektiği için. Bu şekilde kontrol sahibi olan kişiden hiç kontrolü olmayan birine geçiş yapmayı öğrenmem gerekti ve hiç kolay olmadı.

Bu filmde sessizlikler önemli.

Hayatta olduğu gibi, asıl önemli olanın insanın içinde yaşananlar olduğunu düşünürüm. Bu çiftte bunu daha iyi görebilirsiniz çünkü aslında iletişim kurmayı bilmiyorlar. Sinemanın güzelliği de kameraya güvenebilmeniz ve bel bağladığınız izleyicilerin olması. Fakat sorun, bunu başaramazsanız izleyicilerin kafası karışır çünkü ne söylediğinizden emin olamazlar. Karakterlerin yanlış anlaşılmadığından emin olmak istedim. Çünkü bu tür insanlar bazen yanlış anlaşılabilir.

Otelde tanıştıkları diğer genç çift ilişkilerinin başında. Bu yüzden henüz Vanessa ile Roland’ın sahip olduğu geçmişe sahip değiller. Onlar ve Lea ile François’yı canlandırmaları için seçilen Mélanie Laurent ve Melvil Poupaud hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Bunlar canlandırması kolay karakterler değildi. Çünkü benim için sadece saf, genç bir çift olmaları değil aynı zamanda birey olarak da yeterince güçlü olmaları önemliydi. Bu yüzden Lea ve François’nın kendi ağırlıklarının olması gerekiyordu. Mélanie de Melvil de çok yetenekli kişiler ve genel hikâyeyi ve herkesin rolünü çok iyi anladılar. Her şeyi konuştuğumuz uzun yürüyüşler yaptık. Bu karakterler ve ilişkileri için gerçek bir tarih oluşturdular. Doğal hissedilmesi için birlikte çok iş yaptılar. Mélanie Laurent ve Melvil Poupaud muhteşem insanlar ve harika oyuncular ve ikisiyle çalışmak da çok keyifli.

“Ortam değil ruhsal durum önemli”

Film, görsel açıdan çok güçlü. Christian Berger’ın görüntü yönetmeni olarak katkısını nasıl anlatırsınız?

Christian önemliydi çünkü kontrol ettiği ışığın çok doğal görünmesini sağlayan bir sistem icat etmiş. Tek bir kaynak kullanıyor. Her şeyin çok doğal ve özel olması için çok dikkatli bir şekilde yansıtıyor. Karakterlerle odada olduğunuzu hissettiriyor. Bu tam benim istediğim şeydi. Yani sonuçta sahnede ve anda herhangi bir şey tarafından sınırlandığınızı hissetmeden kaybolabildiğiniz bir oyun gibi. Sahnede akan, özel bir dokusu ve kişiliği olan ışığın, duygusal bir yanı var. Birçok yönden karanlık olan bu filmde, bu çok önemliydi. Adeta bu karanlığın içinde olan karakterlerin durup etraflarına bakmalarını diliyorsunuz çünkü güzel bir yerdeler! Sonunda bu ortamın değil de ruhsal durumun önemli olduğunu kanıtlıyor.

“Mizahsız olmaz”

Malta’daki Akdeniz adası Gozo’yu bu çekim için doğru yer yapan ne oldu?

Film her zaman Fransa’nın güneyinde geçiyordu. Ama orada çekim yapmak kolay değil. Aynı zamanda havanın çok iyi olmadığı bir dönemdi. Bu yüzden filmi orada çekmek uygun değildi. Daha önce Malta’ya gitmiştik. Sonra Gozo Adası’nda keşif yaparken ne kadar güzel ve özel olduğunu gördük. Küçük bir koya gittik ve yapım tasarımcımızın inşa ettiği odanın tam karşısında bulunan küçük bir evde yaşayarak sahnelerimizin çoğunu orada çektik. İnsanlar çok yardımcıydı ve tüm tecrübeyi bizimle paylaştılar.

Gabriel Yared, filmin güzel müziğini besteledi.

Gabriel çok yönlü ve bu birlikte ikinci çalışmamız. Karmaşık eserleri bestelemesini ve izleyici yönlendirmeye çalışmadan farklı şeylere işaret etmek için notaları dikkatlice seçmesini izlemek ilginçti. Bu film için sadece bazı anları aydınlatmayı değil bazen de kendini kısıtlamayı öğrenmesi gerektiği konusunda espri yaptık.

Filmde karanlıkla aydınlık arasındaki hassas dengeyi sağlayan mizah da var. Evet…

Niels bu filmin, acı ve mizahla gelen hayat hakkında olduğunu söylemişti. Yani ortamı, hayatın ortamı. Peki, hayatın ortamı nedir? Bilmiyorum. Ama tabii ki mizahsız olmaz.

İÇERİK YORUMLARI
Bağımsız İnternet Gazetesi © 2014 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Yazılım ve Tasarım
Wordpress Tema