-

Enver Aysever: “Havuz medyası ne kadar kirliyse Halk TV de o kadar kirli.”

Yaşam 17 Kasım 2015 - 14:59
Enver Aysever: “Havuz medyası ne kadar kirliyse Halk TV de o kadar kirli.”

 

Karşı Gazete’den Rabia Yavuz’un röportajı…

KENDİ KADERİMİ BAŞKALARINA BIRAKMADAN…

-Şu an neler yapıyorsunuz? Aykırı Sorular devam edecek mi? Televizyonla ilgili yeni planlarınız var mı?

Televizyon bize bağlı bir mecra, bize bağlı bir araç değil. Dolayısıyla orada kendi hayatımıza dair değerlendirme yapma olanağımız yok. O yüzden televizyonla ilgili sorular firma sahiplerine sorulması gereken sorular.

Ben kendi kaderimi başkalarına bırakmadan olabildiğince kendi hayatımdaki becerilerimi sürdürmeye çalışıyorum. Aykırı Kumpanya yüzüncü gösteriye geldi seyirciden büyük ilgi görüyor.

Öte taraftan kitaplarım okurda büyük karşılık buluyor ki bundan çok memnunum. “BirGün” yazılarım sürüyor. Ve bu alanda entelektüel varlığımı, düşünce varlığımı korumaya çalışıyorum.
Televizyon Türkiye’nin koşulları değişir de bir zemin oluşursa elbette ki iyi yaptığım bir işi yine yapmak isterim. Ama şu anda yakın gelecekte öyle bir proje görünmüyor.

“HALK TV NE KADAR KİRLİYSE HALK TV DE O KADAR KİRLİ”

-Peki Halk TV den ayrılışınız?

Halk TV, Cumhuriyet Halk Partisi içindeki bir grubun delege, üye ağalığı yaptığı, CHP’ye zarar veren, hatta bir kanadının neredeyse ırkçılığa varan söylemi, MHP’ye yakın bir tutumu olan oradaki insanları, yani milletvekillerini belirlemeye çalışan parti içerisinde hizipler kurmaya çalışan bir yapının elinde. Bu yapının başını Şaban Sevinç çekiyor. Yürütücülüğünü de Hakan Aygün yapıyor. Burada herhangi bir basın mensubunun özgür olması mümkün değil. Yani şöyle söyleyelim, havuz medyası ne kadar kirliyse Halk TV de maalesef o kadar kirli.

Halk TV’de Ayşenur Aslan gibi simgesel olarak söylüyorum çok önemli gazeteciler var. Halk TV’ye beş beden büyük gazeteciler bunlar. Bunun yanı sıra kamera önünde sevdiğim, tanıdığım, emeğine inandığım pek çok değerli arkadaşım var. Halk TV’de çalışanlar asla bu idarenin tutumuna yönelik davranmayan insanlar. Dolayısıyla çalışanlarla idareciler arasında uçurum var.

HALK TV’DE BİR ‘DENİZ BAYKAL BEKÇİLİĞİ’ VAR

Halk TV’de bir taraftan da bir ‘Deniz Baykal bekçiliği’ var ve bu Türkiye’ye zarar veren bir şey. Çoğulcu, özgür değil. Gezi’de yakaladığı olağanüstü şeyi de hızla kaybetti maalesef. Ne çoğulcu ne solcu. Yani şöyle söyleyeyim; ben Halk TV’de adil davrandığım için yollarım ayrıldı. Beş kuruş para almadığım bir kanaldan kovulmayı başardım.

PARTİ İÇİ MESELELERİ KONUŞMAYI AYIP SAYARIM

-1 Kasım sonrası solun ve CHP’nin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

CHP hakkında bir şey söylemek istemem. Çünkü sonuçta kurultaya giden bir konuda ben belirleyiciyi değilim. Parti içi meseleleri konuşmayı da ayıp sayarım. Çünkü ben üyesi değilim, parti mensubu değilim yani dolayısıyla parti hakkında entelektüel gibi davranabilirim.

Köşelerinden CHP Genel Başkanı’na hakaret edecek şekilde seslenenler partiye yönelik o tutumu takınanları da ahlaken doğru bulmuyorum. Bir gazetecinin sorumluluğunun eleştirel olmak ve toplumda hakikati göstermek olduğunu düşünüyorum. Bir ağa gibi, bir tepeden bakan kendini bilmeyen gibi bayağı bir dille konuşmak ayıptır. Kemal Kılıçdaroğlu’nu ben de eleştirebilirim, herkes eleştirebilir. Eleştirmek ayrı hakaret etmek ayrı. Türkiye’de bunun karıştığını düşünüyorum.

Türkiye’nin Sosyalist Sol’u için CHP ve HDP bir engeldir. CHP VE HDP engelinden kurtulmak için Sosyalist Sol’un yeniden yola koyulması gerekmektedir. Bu nasıl olur bilmiyorum ama birinci sorun budur.

İLKELER ÜZERİNDEN TARTIŞMAZSAK YANILIRIZ

-Seçimden sonra ülke ve medyanın durumu? Medyaya baskı konusunda neler düşünüyorsunuz?

Türkiye’de otoriter baskıcı bir iktidar var. Fakat ilkeler üzerinden tartışmazsak yanılırız. Ben düne kadar AKP’nin ortağı olan cemaatin neden ayrıldığını ve kavga ettiğini bilmiyorum. Cemaatin suç ortağı olduğunu düşünüyorum. Siyaseten tüm bunlar olup biterken sessiz kalmışlar, kendi başlarına gelince destek istiyorlar.

Bu böyle ama buna rağmen ‘oh olsun’ denemez. Oh olsun demeyeceğiz. Dolayısıyla cemaate yönelik seslenişin cemaatin suçlarını bilerek ilkesel bazda yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Şu anda bir intikam savaşı içerisindeler. Neyi paylaşamadıklarını açıklamaları gerekiyor. Cemaatin basın suçu çoktur. Pek çok insanın hayatını karartmıştır. Aynı şekilde onların da hayatının kararmasını istemem.

-TV’de havuz medyasından kişilerin birilerini hedef göstererek konuşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gazetecilik mesleği ne MİT mensubu olmak biçiminde yapılabilir, ne birilerini tehdit ederek külhanbeyi gibi yapılabilir. Gazetecilik mesleği bireyin ahlaki ve mesleki değerleriyle oluşan bir şeydir. Bunu yapan insanlar yarına kalmayacaktır. Ya da kalacaksa bile karneleri olumlu olarak kalmayacaktır. En hafifinden bu ayıptır, daha ağır şeyleri de okuyucular söyleyebilir.

TS BAŞKANI MESELESİ TÜRKİYE’DE İBRETLİKTİR

-İbrahim Hacıosmanoğlu’nun bazı açıklamalarında kadına yönelik ağır söylemler vardı. Türkiye’de kadın, kadına şiddet konusu çok büyük bir problemken kimse bunu yüksek perdeden seslendirmiyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

TS Başkanının meselesi Türkiye’de ibretliktir. Söz konusu olan adli bir suçtur. Sportif bir suç gibi algılattırılmaktadır, değildir! Adli bir suçtur ve insanların alıkonmasıyla ilgili büyük bir suç işlenmiştir ve bu suçu işleyen kişi yaptığı şeyi tabiri caizse bir racon keserek, kadınlara yönelik bir tiksindirici ifade ile kullanmıştır.

Şimdi burada ilk karşı durması gereken; bir, koskoca bir kent ve oranın gönüldaşı olan insanlardır. Trabzonspor son derece güçlü bir takımdır. Kent de son derece önemli ve hareketli bir kenttir. Bu halk kendisine böyle bir başkanı layık göremez. Dolayısıyla bir kere toplumsal bir tepki gereklidir. Öncelikle o kentin mert kadınlarının bunu protesto etmesi gerekir. Yine tribünlerde taraftarların protesto etmesi ve cumhuriyet savcılarının de gereğini yapması gerekir.

BU KADINA YÖNELİK BİR NEFRET SUÇUDUR!

Bu kadına yönelik bir nefret suçudur. Geçenlerde şunu söylemiştim; “kadın gibi kırk yıl yaşayacağıma erkek gibi bir yıl yaşarım” demişti o zat. Ben de diyorum ki; o erkek gibi dört yüz sene yaşayacağıma, kendi annem, kardeşim sizin gibi ya da bir Behice Boran gibi, bir Türkan Saylan gibi bir tek gün yaşamayı tercih ederim. Bir tek saniye nefes almayı tercih ederim.

Kadına çiçek böcek diye bakmak bir tür aşağılamadır. Yıllarca böyle iddia ettiler. Kadın ne çiçektir ne böcektir. Kadın bizimle eşit bir bireydir. Onun da iyisi ve kötüsü vardır. Kadın olmasından dolayı bir üstünlük altlık taşımaz. Ancak kadına yönelik toplumsal ayrımcılıkta hepimizin eksikleri var. Kadınların da kendileri ile ilgili eksiklikleri var. Bunu öğrenmeye çalışmamız lazım, hızla…

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNU “KADIN MESELESİ”DİR

Türkiye’nin en büyük sorunu kadın meselesidir. Çünkü Türkiye’deki hiç kimsenin kadın meselesinde sağlıklı tahvil koymadığını zamanla görüyoruz. Dolayısıyla bu konuda eğitilmemiz gerekiyor. Bu kadar erkek egemen bir dil siyasette de kadınları erkekleştiriyor. Bu ayrıca bir dramdır.

CELLADINA AŞIK OLMAK BU OLSA GEREK

Bir kadının nasıl giyineceğine, nasıl konuşacağına, nasıl düşüneceğine, nasıl hissedeceğine biz karar veremeyiz. Bir kadının anne olmak isteyip istememesi, bir çocuğu doğurup doğurmamaya karar vermesi kendisiyle ilgilidir. Bedeniyle ilgilidir. Türkiye bunların üzerinden siyasal iktidar yapıyor ve kadınlar da bu siyasi partiye oy veriyor. Celladına aşık olmak bu olsa gerek.

YALANCININ, HIRSIZIN, KATİLİN, AHLAKSIZIN KADINI ERKEĞİ OLMAZ

-Katıldığınız bir programda Esra Elönü ile bir “başörtülü konuk” tartışması oldu. O programda tam olarak ne yaşandı?

Ben bu konu ile ilgili çok yazdım, çok söyledim. Esra, Arafta Sorular’da bana bir tuzak kurmaya çalıştı ve ben de bu tuzağı yemedim. Çünkü benim programıma onlarca başı kapalı kimse konuk oldu. Ben başı örtülü olan kimselerin örtüsünden dolayı yanında ya da karşısında durmam. Dünya görüşü açısından dururum, dolayısıyla Esra, onun çevresinde olan insanların başları açık ya da kapalı fark etmez ama ‘Kabataş Yalancıları’ kim, hepsi belli. Yalancının, hırsızın,katilin, ahlaksızın kadını erkeği olmaz…

TÜRKİYE’NİN DRAMI; HERKESİN VASATLIKTA UZLAŞMIŞ OLMASIDIR

-Biraz da edebiyat, müzik, Aykırı Kumpanya bunlardan konuşalım…

“Türkiye’nin dramı nedir?” diye bana sorsalar. “Türkiye’nin dramı; herkesin vasatlıkta uzlaşmış olmasıdır” derim. Bayağılıkta, vasatta bir dil tutturulmuştur, onun üzerinde uzlaşılmıştır. Bunun en tipik göstergelerinden bir tanesi de kitap diye satılan çer çöptür. Türkiye’de “oku da ne okursan oku” denir. Dünyada duyduğum en salakça şeydir. Niye yani ben aptal mıyım her şeyi okuyayım. Bu yanlıştır.

KİTAPLARIN OLMADIĞI BİR DÜNYA İNSANI YOKSUL KILAR

Bu yaşam koçları, kişisel gelişimciler, falcılar, büyücüler her tarafa yayılmış durumda. Ben daha kişisel gelişim kitabı okuyup da gelişen kimseye rastlamadım. Yaşam koçu dediğiniz insanlar orta zekâ çevresinde olan insanlardır. Kendilerine bir faydası yok ki başkasına bir faydası olsun.

Hakeza falcılar, büyücüler, yok enerjiciler, bilmem neciler falan bunlarla, edebiyat böyle bir şey değildir. Edebiyat hem eğlendiricidir, hem düşündürücüdür, hem hayata doğrudan bağlanmanın tek yoludur. O yüzden kitapların olmadığı bir dünya insanı yoksul kılar. Kötü kitaplar okuyanlar da aptallaşır.

DİRENİŞİMİ KİTAPLAR ÜZERİNDEN YAPIYORUM

Türkiye’de kitap okuyanların çoğu da aptallaştıran kitaplar okuyor. Kitap fuarında da görüyorum. Benim birlikte çalıştığım bir arkadaşım var; Sercan. Şair diye orta zeka birisinin kitaplarını alıyor. Halbuki şiir dediğiniz Melih Cevdet’tir, Oktay Rıfat’tır, şiir dediğiniz Turgut Uyar’dır, Cemal Süreyya’dır. Şiir dediğiniz Atilla İlhan’dır. Şair dediğiniz de böyle biridir. Halbuki şimdi bayağı sözcükleri, abartılı sözcükleri arka arkaya koyanlar şair diye sunuluyor.

Bu tiksindirici bir durum, bu bir bataklıktır,bu bir entelektüel sefalet. Buna karşı ben de kişisel direnişimi gerçekleştiriyorum. Yazarak ve söyleyerek. Ve kabul etmiyorum bu çerçevede uzlaşmayı, bu çerçevede diyalog kurmayı. Kitapların ne anlama geldiğini bilen birisi olarak direnişimi kitaplar üzerinden yapıyorum.

AYKIRI KUMPANYA POLİTİK BİR GÖSTERİ

Aykırı Kumpanya politik bir gösteri. Bir tür bellek tazeleme. Yüzüncü gösteriye geldik. Büyük bir dost çevresi edindik. Birden fazla kereler izleyen insanlar var. Bunlar duygulandırıcı. Aykırı Kumpanya’da dostlarla yüz yüze; Türkiye’nin yakın dönemini bazen gülümseyerek, bazen kederlenerek, bazen şarkılarla öykülerle anımsıyoruz. Tükiye’nin dört bir tarafında büyük bir sevgi var. Aykırı Akademi de bizim entelektüel ve kültürel bir portalımız. Onu biz geliştireceğiz, zamanla bir medyaya dönüştüreceğiz. Çünkü toplumların derinlikle,incelikle dengesini ancak edebiyat ve sanatla sağlarsınız. Politikayı sağlıklı konuşabilmek için de edebiyata ve dile ihtiyacımız var

-Birden fazla tiyatro yazdınız, yönettiniz. İçlerinde çocuk tiyatrosu da var. Neden çocuk tiyatrosu? Özel bir sebebi var mı?

İnsan hayatında zaman zaman ihtiyaçlarıyla dönüşür. Ben büyük tiyatrosu yaparken hem çocuk tiyatrosunu insanların kötü ve baya yaptığını, -birkaç değerli arkadaşım hariç- genelde kötü ve ticari amaçlı olduğunu görüyordum. Hem çok çocuk seven birisi olarak o alanı anlamaya çalışıyordum, hem de orada iyi ürün verilirse seyirciyle buluşacağımızı, tiyatromuzun hem maddi hem manevi güçleneceğini düşünüyordum. Hepsiyle birlikte yola çıktım ve Türkiye’nin en büyük çocuk tiyatrosunu kurdum. Çünkü 81 ili dolaşma kabiliyetinde olan, arka arkaya prodüksiyonlar yapabilen bir tiyatroyduk.

Çocukların aptal olmadığını ve politik varlıklar olduğunu biliyoruz. Onların o dilini keşfetmek insana çok şey katar çocuk tiyatrosu benim hayatımda önemli bir deneyim oldu açıkçası. Bu güne kadar yazdığım altı çocuk oyunu var ve bunların bir kısmı her sene mutlaka oynanır. Bu da tarihe kalıcı bir not düştüğünü gösteriyor.

-Enstrümana ilginiz ne boyutta? Bateri dışında başka neler çalıyorsunuz?

Bateriyi çocukluktan beri çalıyordum. Sahnede de çalıyorum insanların da hoşuna gidiyor. Şimdi gitar dersi alıyorum. İki ders aldım. Birkaç akorda basmayı biliyorum. Gelecek sene gitarı da sökmüş olacağım. E bir şarkı da çalarım 🙂

KÖŞE YAZARLIĞINI YAZARLIKTAN SAYMIYORUM

-Televizyon şu an yok ama bir çok şey yapıyorsunuz? Tüm bunları nasıl yetiştiriyorsunuz?

Yazarlık ve okuyuculuk gündelik olarak bir ihtiyaç değilse kendinizi yinelersiniz ve okur kaçar zaten sizden. Ben kendim öğrenmek için zaten düzenli okuyan birisiyim. Üslupçuluğun önemli olduğunu düşünüyorum. Ben köşe yazarlığını yazarlıktan sayan birisi değilim. Yazarlık kurmaca yazarlığıdır. Akademik yazarlığı da yazarlıktan saymam. Ya da yazarlığın alt kollarıdır. Asıl yazarlık edebiyatçının üslupçu, yaratıcı yazarlığı ile ilgilidir. Deneme de buna dahildir. Ben, iyi bir köşe yazarının bir denemeci lezzeti yakalaması lazım geldiğini düşünürüm.

Mesela bizim İlhan Selçuk çok kısa yazardı ama ilginçti. Ondan bir cümle fazla yazılamaz bir cümle de eksiltilemezdi. Bu zor bir iştir. Bunun en büyük ustası Cuma Yazıları’yla Melih Cevdet Anday’dır mesela. Bunları çoğaltabiliriz. Tarihimizde çok var. Pazar günleri Ali Sirmen’in yazıları çok güzeldir. Orhan Bursalı çok değerli yazardır. Fikir yazıları yazar falan…

Ama ona buna küfret, iki tane parlak buluş yap falan bunlar birşey değildir. Mesela İ. Melih Gökçek yazmak bir eleştiri değil. Bu Melih Gökçek’e artı yazar, size de eksi yazar. Anlatabiliyor muyum? Neresinden baksanız ayıp. İ. Melih Gökçek dediğiniz zaman bir kere, özür dileyerek söylüyorum “ibne” demiş oluyorsunuz. “İbne” demek suç, cinsiyetçilik ifade eder. Kaldı ki bir insanın eşcinsel olması bir kusur mudur? Hakaret vesilesi midir? Örneğin bir hakemimiz vardı eşcinsel olduğu için görevden alındı. Biz onun hakkını savunduk. Böyle bakılabilir mi dünyaya? Şimdi bu köşe yazarlığı açısından ayıptır. Kötüdür. Nefret dili kullanmaktır.

Biz bunlara da karşı durarak, düşünerek, sert yazılabilir ama temellendireceksiniz. Ben çok okuduğum, okumayı sevdiğim, her zaman da okuyacağım için günün birinde yazarlığım tükendiğinde de okur olarak hayata devam edeceğim için okumayı hiç bırakmayacağım. Çok okuyorum vesselam…

Kendisine güzel sohbeti için teşekkür edip ayrılmadan önce kitabımızı da imzallattık. Aysever, kapısının her zaman açık olduğunu, medyanın ayakta durması gerektiğini ve bunu başaracağımıza dair ümidini dile getirdi.

ÜMİT tabii, çok önemli şey! Ümidinizi kaybetmeyin efendim…

Kaynak: Karşı Gazete

İÇERİK YORUMLARI
Bağımsız İnternet Gazetesi © 2014 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Yazılım ve Tasarım
Wordpress Tema